Half Ironman bile olmayan bir Ironman hikayesi okuyacaksınız. Biraz duygusal, biraz komik, bol takım çalışması ve aşırı motivasyon içerir.

Hikâyenin başlangıcını bilmeyenleri, hemen önceki yazıyı okumaları için sayfanın “Bir Azime Hikayesi’’ kısmına davet ediyorum.

85 kiloda bir kadın… Karar veriyor azmediyor… Sonra Koşu Kadını’nı görüyor… Aylarca sadece sosyal medyadan takip ediyor.  Gördüğü her fotoğrafın içinde ben de olmalıyım diyor. Kilo veriyor. Cesaretini topluyor. Aylarca yürü koş yapıyor. Sadece iki kere 10 kilometre yarışına katılmış olmasına rağmen büyük bir hayali var: Ironman 70.3’ü bir gün tek başına yapmak. Biliyor daha uzak… Acelesi yok, zamanı gelecek inanıyor… Anlatıcı bunları seslendirirken sahneye iki kadın giriyor. Salondaki tüm seyirciler heyecanla bakıyorlar. Hayaline adım atmak ister misin?… 3 Koşu Kadını… Hayatımın bir dönemecini de böylece dönmüş oluyorum.

GLORIA IRONMAN 70.3 TURKEY – 3 KOŞU KADINI TAKIMI
Armağan ve Sevgi Ceyda ile Ankara’da bulunduğum dönemlerde çokça vakit geçirme fırsatımız olmadı. Sevgi Ceyda ile tanıştığımda evlilik hazırlıkları içindeydi ve çok kısa bir süre içinde İstanbul’a gitti. Tam Armağan ile sohbet edebilecek kıvama geldiğimizde de Armağan Hollanda’ya taşındı.  Üçümüz en son Koşu Kadını’nın 3. Yaş Günü Koşusu’nda birlikteydik ve bir sonraki bir araya gelişimizin IRONMAN 70.3 olacağını kimse bilmiyordu. O zamana kadar üç ayrı Koşu Kadını’ydık. Şimdi 3 Koşu Kadını olduk.

Takım kurulduğunda neden bana sordular diye çok düşündüm. Ekipte harika koşan kadınlar var, hayran olduğum kadınlar var, bizden herhangi bir koşu kadınına söyleseler bu kadar zahmete gerek kalmadan halledebilirlerdi aslında koşu kısmını, biri çıkıp günlük antrenmanı gibi yapabilirdi yarı maratonu… İlk defa deneyimleyecekleri bu süreçte aralarına yeni gelen bir kadını desteklemek onu bu alanda güçlendirmek istediler… Bu yüzden takımın kurulmasının heyecanı bende başkadır.

Takım olmayı farklı kılan bir şeyler var hikayemizde. Farklı ülkelerin farklı şehirlerinde yaşayan 3 Koşu Kadını… Yüzücüsü Hollanda Enschede’de, bisikletçisi İstanbul’da, koşucusu Ankara’da… Yüzücüsüne havuzdan çıkınca havlusunu uzatamamış, bisikletçisi kilitli pedallarına alışmaya çalışırken düştüğünde yarasını temizleyememiş, koşucusu ilk uzun koşularını yaparken yanında olamamış bir takımız biz.

Birbirine 23 hafta boyunca Whatsapp’dan “Günaydın’’ yazan bir takımız. Bir Whatsapp grubu kurulduğunda ilk işiniz ne yapmak olur? Benim ilk işim grubu hemen sessize almak. Hayatımda sessize almadığım ilk ve tek Whatsapp grubuydu. Onlar bir şeyleri ilk kez deneyimlerken, mutluluklarını, heyecanlarını, üzüntülerini, başarılarını, endişelerini kısacası hiçbir anlarını kaçırmak istemedim. 23 kocaman hafta ilk günaydınımı onlara yazdım. İçim daraldı onlarla konuştum, mutlu oldum onlarla paylaştım.

HEDEF YARIŞ BELİRLEMEK
Bir süredir ‘’Hedef yarış ne Azime?’’ soruları geliyordu. Likya yolunun son gün etabı Musa Dağı olabilir, Avrasya Maratonu var orada 15K yapabilirim, diye düşünüp duruyordum. Bir taraftan da “ya koşuyoruz işte ne hedefi” diye düşünmeden geçemiyordum. Şimdi ilk defa yarı maratona hazırlanan ve sağlıkla tamamlayan biri olarak anlıyorum neden bir hedef yarış olması gerektiğini. Hedef yarış belirlemek size motivasyon vermenin dışında pek çok işleve sahip.

Öncelikle size şunu diyor. “Canım şu an haftada kaç kilometre koşuyorsun ve gitmek istediğin yarışta koşmak istediğin mesafe nedir? Ve bunu yapmak için ne kadar vaktin var?” Bunların hepsi diyor ki kendine bir antrenman planı çıkarmalısın. Bunu hazırlamak demek; beslenme ve uyku düzenini de bu programa göre şekillendirmek demek.

Yani hafta içi iki akşam koşuyorum diyelim. O gün, gün içinde ne yiyeceğimi saat kaçta yiyeceğimi, saat kaçtan sonra yemek yemeyi bırakacağımı, ne kadar sıvı almam gerektiğini biliyorum demek. Böylelikle koşmaya gideceğim günlerin bir düzeni oluşmuş oldu. Kendini rahat ve mutlu hissedeceğin bir plan çıkarmak yarış günü kendini daha iyi hissetmene yardımcı oluyor.

HAZIRLIK
Yarış gününden daha keyifli bir şey varsa kesinlikle hazırlık sürecidir. Hazırlanmaya başladığım ilk haftalar pazarlık yaparak ve haftada 4 gün koşmaya alışmaya çalışarak geçti. Başlarken ne var ya koşuyoruz işte 4 gün koşmak ne değiştirecek ki hayatımdan diye içimden geçirirken, günler geçtikçe olayın bambaşka bir yere doğru gittiğini görmemem mümkün değildi.

Günlük hayat düzenim tamamen değişti. Üç parçaya ayrıldı. KOŞU-ÖZEL HAYAT- İŞ HAYATI. Özel hayat da tabi kendi içinde ayrıldı. AİLE-SEVGİLİ-ARKADAŞLAR. Tüm bunlar alışılagelmiş düzende kendi doğal döngüsünde sürüp gidiyordu. Ve ben bunları yaparken ve bunlara alışmaya çalışırken, aynı zamanda da bulunmam gereken yerler vardı. Mevsim yaz; gidilmesi gereken nişanlar, düğünler…

Tabi bu gidilmesi gereken nişanlardan biri tam olarak bizim evin göbeğinde yapılacak olan Bahadır ile nişanımız … Ve kardeşim Tıp Fakültesi’nden mezun oluyor. Başlarda “hafta içi koşarım hafta sonu da şehir dışında gittiğim yerlerde koşarım, yaparız ya” dedim. Bir ay kadar kısa bir süre kendimi gerçekten Ironman sanmışım.

Haftanın dört günü koşuyorum, hafta sonları şehir dışına çıkıyorum, yapamayacağımı düşündüklerimi hafta içine koymaya çalışıyorum. Her şeye eskisi gibi yetişmeye çalışıyorum. Eve gelip uyamam gerekirken, elimde telefon laklak ona buna laf yetiştiriyorum. Kim ne yapmış, aman kaçırmayayım diye takip edemediğim zamanları kapatmaya çalışıyorum. Tabi eve gel duş al, sosyal medyaya bak, saçlarını kurut, yatış pozisyonu al ve uyku demem saat gece 01:00’i buluyordu. Eskiden saat 11.00’de üçüncü rüyasını gören bir insan için bu tempo çok zor. E ben kaçta yatarsam yatayım, işim olsun olmasın, sabah 06.30’ta ayaktayım, bir de öyle bir sorunumuz var. Zombi Azime oldum.

Ha evet bir de saç kurutma sorunumuz var. Zaten saçlarım zor kuruyor, bir de gece duş alması hayattan soğuttu. Sadece kısa bir süreliğine, “acaba saçlarımı kestirsem mi?” diye düşündüm. Çok kısa sürdü, çilesini çekmeye razıydım. Varsın üç saatte kurusunlardı. Onlar da bu yolculukta benimle olacaklardı.

Beklenen son bir ayın sonunda iflas bayrağını çektim. En son İstanbul’dan döndüğümü ve ertesi sabah işe bile gidecek halim kalmadığını 36 saat bir fiil yatağımla çok yakın bir ilişki kurduğumu, açlıktan öldüğümü, fakat evde alt kata inip ağzıma birkaç lokma atacak bile halim olmadığını ve bir ara ağzımdan yastığıma akan salyaların ıslaklığına uyandığımı, ama kıpırdayamadığımı şu an gülerek hatırlıyorum.

Zilyon tane karar alan ama uygulayamayan biri olarak, kendime geldiğimde ilk aldığım kararlar:

Saat: 23:00’da telefon kapatılacak ve yatış pozisyonu alınacak. Şehir dışına çıkıp gezmeler ikinci bir emre kadar yasaklanacak. Beslenme düzeni oluşturulacak!

KOŞARIM-KOŞAMAM- YAPARIM YA- YOK BEN YAPAMAYACAĞIM
İnsan kaç kere düşünür 21 kilometreyi koşup koşamayacağını? Abartmıyorum ruh halim her hafta değişiyordu. Bir sabah uyanıyorum. “Ben koşmayacağım, uçacağım o parkurda Akdenizli’yim ben bir kere! O sıcak beni hiç etkilemez, ancak hücrelerimi ısıtır” diyorum. Hop sonra haftanın uzunu gelmiş Pazar olmuş, bir bakıyorum koşarken kafamın içinde kendimle mücadele ediyorum.

Yani bu 21 az değil ki, sen neyine güvenerek koşarım dedin? Hayatında bir kere 10K yarışına katılmışsın, tövbeler olsun! Şunun şurasında bir buçuk yıldır koşmaya çalışıyorsun, yarı maraton koşmak da nereden çıktı? “Yapamayacağımı hissedersem takımın koşucusunu değiştirebiliyor muyuz?” diye yiyip bitiriyorum kendimi. Perşembeleri ayrı bir travma hayatımda. İnterval günleri… Ay bu Perşembe günleri için “bunu geçelim” joker hakkımız yok mu? Her Perşembe yeni bir bahane buluyordum, hiçbirini yemediler.

KOŞABİLMEK İÇİN BIRAKMAK
Genelde uzun koşuları programda Pazar günleri oluyordu. Bu zamana kadar koştuğum mesafelerin de 10-11 kilometre olduğunu göz önünde bulundurursak, 14K 16K benim için uzun mesafe sayılırdı. 14K denemem ağrısız sızısız sancısız oldu. Peki ya ilk 16K denemem… İşte oradaki şansım Ironman’de takım olarak yarışacak başka bir ekibin bisikletçisi olan arkadaşımın yanımda olması ve benim o koşuyla birlikte nerede durmam ne zaman bırakmam gerektiğini anlamam oldu.

Koşu zehrinin tadını yeni alan birisi için, bunu kabullenmek başlarda çok zor. Hatta bu 16K denemesinde Barbaros’a gülmüştüm.  Kalmış son 500 metre tepemde “Bırak, yeterli’’ diye bağırıyor. “Azime 21K’yı iki saatte bitirme de iki saat on beş dakikada bitir. Ne olacak?”  demişti.

Bu arada durumun uzaktan fotoğrafı şöyle, adım atacak halim yok sürünüyorum; o plana yazılmış 16K, yapılacak başka yolu yok diye inat ediyorum. O gün anlamadım tabi. Haftalar sonra bir Pazar akşam yine Eymir Gölü’ne uzun koşuya çıktım, bu sefer tek başıma. Yani bazen neden bu kadar inat ediyorum ben de bilmiyorum. İnat ettim. Canım acıyor, ama ben sürünerek devam ediyorum. Ertesi haftanın planı sırf bu inadımın bana olan zararı yüzünden aksadı. Moralim bozuldu. Ertesi hafta koşamayınca anladım. Bir sonraki sefere koşabilmek için bırakmanın ne demek olduğunu. Kendi vücudumun sınırlarını öğrendim.

Öğrendiğim en güzel şeylerden biri budur: “Nerede bırakmam gerektiğini artık biliyorum.” Keyif almak için yaptığınız bir şey de egonuzu şöyle azıcık öteye itip, ne kadar değerli olduğunuzu kendinize hatırlatmakta fayda varmış.

BENİM KOŞU MOTİVASYONUM NE?
Bu soruyu sormam tam olarak Ironman’e bir ay kala yarışta kulaklık gibi aparatların kullanımının yasak olduğunu öğrendiğim ana tekabül ediyor. “Hadi bakalım Azime ne yapacaksın” diye derin buhranlı düşüncelere kapıldım.  Koşmaya başladığımdan beri müziksiz koşmamışım. Zilyon tane playlistim var koşu için. Birine platonik hayran olduysam onun için bir liste, süper bir hafta geçirmişsem ultra hareketli liste, uzun koşu listesi, interval playlisti, easy antrenman playlisti… ve tüm favorilerimden oluşan 21K için IRONMAN Playlisti. Hazırlık heyecanım suya düştü. Travma nedir? Dram nedir? sorularına cevabım işte budur. Son bir ay kala kulaklıkları bıraktım ve ben şok! Hala koşabiliyorum.

Beni tek motive eden şey müzik değilmiş meğer. Koşarken nefesimi dinlemeyi öğrendim. Nefesime göre rahat bir tempoda kalabilmeyi öğrendim. Nefesimle ritim tutmanın daha kolay olduğunu fark ettim.

İLK 18K DENEMESİ
Haftalar geçtikçe uzun koşu mesafesi kavramımda değişmeye başlamıştı. Bir ay önce 14K uzun mesefe iken, üç hafta önce uzun koşu demek 16K idi… Şimdi ise ilk 18K denemesi… İlk 18k denemesi öyle özel ve güzel bir günün ertesine geliyor ki, yaşadığım ikilemi bir ben biliyorum sandım.

Ömrümün son dokuz senesindeki her dönemecinde hep olan bir kadın var. Benim içimin en saf en temiz en içten en samimi yanı o… Yanına gidip biraz zaman geçirdiğimde kendimi hep içimdeki kötülüklerden uzaklaştırılmış gibi hissederim. O güzel insan: Duygu’m, benim aydınlık yüzüm… Bir Cumartesi günü nikahı vardı, bir kadına neden kuğu gibi olmuşsun denildiğini o gün anladım.  Gecesine afterparty var, pazar sabahına da en uzunundan 18K var. Kalbim gece onunla kalıp sabaha kadar onun mutluluğunu izlemek istiyor. Diğer taraftan da vakitlice uyuyup dinlenmeden sabah mümkün değil erkenden kalkamam ve o antrenmanı çıkaramam.

Baktık şöyle birbirimize. “Aklın burada kalmasın, git. Güzelce uyu ve sabah o 18 kilometreyi koşmadan gelme.” dedi.  Bir şeyleri söylemeye gerek kalmadan yine anlamıştı. Hiç konuşmadan, derdimi anlatmadan hep yaptığı gibi yine beni kurtarmıştı.

Huzurla gittim evime, vekaleten de kardeşimi bıraktım. O gece tam beş kere sağ kalfıma kramp girdi. Tarihe geçsin: “Sitiletto pişmanlıktır.” ve fakat çokta güzel durmaktadır… Ben uyudum o dans etti. Ben evden çıkıp koşmaya gittim, o yeni hayatının kapısından içeri girdi.

En keyfim yerinde yaptığım uzun koşumdu.

SON ANTRENMAN GÜNÜ
Son antrenmana çıkmadan önce antrenman planını açtım.  Ne zaman karar vermişim, hangi hafta ne kadar koşmuşum. Sanki koca bir dönem bitmiş, karne günü gelmiş gibiydi. Elimde bir Excel içinde başarımı ölçecek derecelendirmeler yok. Haftanın 4 günü birlikte koştuğum arkadaşlarımın tek tek isimlerini not ettiğim kutucuklar var. İntervallerde kimlerin pacerlık yaptığını, uzun koşularımda kimlerin eşlik ettiğini…

Sonra parkura gittim. Son koşumu Türkiye’de ilk defa Ironman 70.3 düzenlendiğinde bitiren bir Half Ironman olan Ümit Emre ile yaptım. Emre aynı zamanda fiziksel olarak bir araya gelemeyen bu takımı birleştirendir. Nasıl mı? Sırasıyla önce Hollanda Enschede’ye Armağan’ın yanına giderek yüzmüşlerdir. İstanbul’a gidip Sevgi Ceyda ile pedallamıştır. Hayatıma pat diye girerek benimle de koşmuştur.

NELER DEĞİŞTİ
Sadece haftada bir iki gün koşmaktan çok daha fazlası değişti hayatımda…

Önce Sonra
Babam: Bugün de mi koşacaksın? Bugün nerede ne kadar koşacaksın?
Annem: Biraz az koşsan Bu gölün tamamını ne kadar sürede bitiyorsun?
Babam: Daha ne kadar koşacaksın? Yarışmaya az kaldı, hiç 21k koşmayı denedin mi?
Annem: Eve ne zaman gelirsin? Koşudan sonra kahve içmeye gidecek misiniz?
Bahadır: Akşam saat kaçta müsait olursun? Antrenman günlerini konuşmayı pas geçelim /  özgür gün 🙂
Kardeşim: Kimseyi dinleme! Yapmak istediğin koşmaksa çık koş! Ironman ablam var, çok havalı
Koşu dışındaki arkadaşlarım: koşudan sonra şuraya gelsene Bu hafta antrenmanın olmayan gün var mı ?

BÜYÜK KAVUŞMA
Nihayet bir araya gelemeyen takım üyeleri kavuşacaktı. Hepimiz çok heyecanlıydık. Kendimi bazen hiç olmayan insanlarla konuşuyormuş her şey sanki çok istediğim bir şeyin rüyasını görüyormuşum gibi hissediyordum. Otele ilk ben gelmiştim. Güzelce yerleştim, takım tişörtlerini yataklarının üzerine koydum. Hava çok güzeldi aldım kitabımı hamağa yattım, beklemeye başladım. Akşam yemeğine gitmek için Sevgi Ceyda’yı bekliyorduk Gökhan ve Sercan ile (Tabi bizim erkek takımımız var bir de… Ankara Koşuyor Takımı…Sercan yüzücü, Gökhan bisikletçi, Can koşucu ve Half Ironman – tüm etapları tek başına yapacak-olacak Kubilay, tüm heyecana ortak olan minnoşlar)

Biz yemeği bitirdiğimizde kaptan geldi. Sarılırken aslında hiç gitmediğini fark ettim. Her gün o kadar bir aradaydık ki sanki üçümüz hep birlikte gibiydik. Sabah ayrılmış da akşam yemeği için bir araya gelmiş gibi doğaldı bir arada olmamız…

Ertesi gün aşırı muhteşem bir kahvaltı yaptık iki takım hep beraber. Sonra da klasik yarış rutinleri olan KİT alma merasimi, zıpır fotoğraf çekimleri, nasıl olsa bizimkiler dinleyecek diye çokta kendimi yormadığım brifing… Keşke doğru düzgün dinleseymişim diyeceğimi nereden bilebilirdim ki…

Sabah kahvaltıda 6 kişiydik asıl tamamlanmamız akşam yemeğinde 7 kişi olmamamızla tamamlandık. Yazarken gülümser mi insan? Çok güzel bir akşam yemeğiydi… Can’ın tabağından aşırdığım tatlılar yüzünden olabilir mi acaba?

Kaptanın talimatıyla alarmlar aynı saate kuruldu ve cup yatağa… Çok sık uyanırım genelde uykumdan, ama yarıştan önceki gece deliksiz uyuma dedikleri şey beni anlatıyor resmen. Gözümü açtığımda alarmlar çalıyordu.

YARIŞ GÜNÜ
İşte film ilk sahnesi. Güneş henüz doğmamıştır. Hava hala karanlıktır. Aynı anda üç alarm birden çalar ve 3 Koşu Kadını zınk diye uyanır.

Böyle içimde bir boşluk. Zaten günlerdir ne hissediyorum sorusuna cevapta bulamıyorum. Yarıştan bir önceki gün akşam Ali ile konuştuk. Söylediği şu cümleler koşumu çok etkiledi. “Sen artık ne yaparsan yap – olumlu yönde ya da olumsuz yönde – yaptığın hiçbir şey koşacağın mesafeyi ve süreyi değiştirmeyecek.” Haklıymış. Dediği gibi oldu.

Kendime yarış günü sürekli şunu söyledim:

“Azime sen elinden geleni yaptın, planına uymak için çabaladın, bugün burada olmak için emek verdin. Ne yaparsan yap, yaptığın şey en iyisi olacak.’’

İşte hikaye başlıyordu.  Armağan ve Sercan’ı yüzmeye Gökhan ile Sevgi Ceyda çiftini de Relay Alanına bisikletlerine uğurladık. Plan yüzücüler geldikten sonra eve dönmek, biraz dinlenmek, hazırladığımız minik sandviçleri yemek, sonra ring ile tekrar Relay Alanına gitmek…

Nasıl mükemmel bir plan değil mi? Neden? Çünkü brifingi güzelce dinlemeyip ring saatlerini kontrol etmeyen ben yaptım da ondan! Yüzücüler geldi haydi eve… Nereye eve Azime? Öylece kalakaldım. Organizasyon yetkililerinden biri diyor ki ne otele gitmesi hanımefendi, yollar araç trafiğine kapalı… Ne gidiş ne dönüş var. Dram nedir? Başlıyor hikayede…

Ben akıllı; eve gideceğimiz için koşu kıyafetlerimle çıkmadım otelden. Gidip hazırlanmam gerekiyor. Arkamda duran polis motorlarını görünce gözlerim parladı! En son yetkiliye “gerekirse bizi motorlarla götürüp getireceksiniz” dedim. Hayır bu özgüven nerden geliyor bilmiyorum ama son durum bize özel bir ring tahsis edildi ve otelimize geldik.

Hah ne güzel diyorsunuz ya macera daha yeni başlıyor. Eve geldik dinlendik. Yarıştan iki saat önce hazırladıklarımızı yedik ve işte şimdi yeniden geldiğimiz yere gitmemiz gerekiyor. Tüm zamanların en iyi sorusu geliyor hazır olun. “Nasıl döneceğiz Azime?”  155 i arayacağım dedim!

Dalga geçiyorum sandılar ama aratmadılar tabi… Bize Club Car tahsis edildi demiş miydim? (Ya bunu yazmasam çatlardım zaten, kendimize ait golf aracımız) Şoför yerinde Sercan yanında Can, arkada Armağan ve ben… Karşımızda koşu alanı için kapatılmış yollar. Kaptırdık gidiyoruz derken durdurulduk tabi. Geçiş yok. Tek çözüm: yürümek. Saat 11.00… Mesafe 3K… Sıcaklık 27 Derece…

Önce canım sıkıldı, çok gerildim. Yorulacağız şimdi boşu boşuna, enerjimi yarışa saklayamayacağım diye düşünürken, Ali ile konuşmamız geldi aklıma. Ne yaparsam yapayım bugün sonuç değişmeyecekti. Bunlar gelmeseydi o gün başımıza ne kadar sürede bitirirdim bilmiyorum. Çok da önemli de değil. Bildiğim şey ben o gün hayatımın ilk en uzun koşusunu kendimle baş başa kalarak, mücadele ederek, bitirecektim.

ÇİPİ BEKLEMEK
Eski zamanlarda, hani bu telefonlar cep telefonları yokken buluşmak ne kadar zor diye hep düşünür, annemle babama “ya sizler nasıl buluşuyordunuz arkadaşlarınızla?” diye sorardım. Bir şey oldu ve gelemedi diyelim buluşacağınız kişi, ay daha beteri beklediğiniz kişi sevgilinizse bir de…  Sevgi Ceyda’yı beklemek, işte o eski zaman filmlerindeki sevgiliyi beklemek gibiydi… Sözleştik gelecek ama ne zaman? Arkada çalan şarkı bu sahnede: Zeki Müren: “Bekledim de gelmedin.”

Çipi beklerken anladım. Belirsiz bir zamanda koşacak olmanın verdiği heyecanı. Şimdi düşünün. Hep planlıyız koşarken. Cumartesi sabahı şu saatte şurada. Akşam koşacaksan buluşma saati ve yeri yine belli. Ama takım yarışı yapıyorsan, buluşma saati senin için takım arkadaşının sana çipi verdiği an! Her şey yolunda gidebilir ve o tahmin ettiğin sürede ulaşabilir ya da işler yolunda gitmez ve ulaşamaz. Asla ne olacağını bilemeyeceğin bir zamansızlık. Yani her an koşmaya hazır olmalısın! Ve karşıdan Sevgi’nin geldiğini gördük!

Çipi aldım Sevgi Ceyda’dan ve kısa bir an ne yapacağımı bilemedim. Biri “Çık artık” diye bağırmasa ben galiba öyle kalacaktım orada.

Yarışa başlangıcım kayıtlara geçsin: 15 Ekim 2017, Antalya, 12:37

21 KİLOMETRE MÜCADELESİ
Adımımı attım ve bileğimi burktum! Şaka gibi ya derken hop bir daha burkuldu! Sürekli, gaza gelmeden, yavaş sakin başlayacağım diye hatırlatıyordum kendime; ama iki kez aynı bilek burkulunca ne oluyor diye bir panikledim. Kafam çok rahattı başlarken… Sevgi Ceyda’yı beklerken Kaptan “iki buçuk saatte gelsen bu iş tamam’’ dedi. Ali’nin koyduğu hedef 2:15, benim gizli hedef 2:20…

İlk 6km çok keyifliydi, olayın heyecanı ve coşkusuyla ilk anlamaya çalıştığım şey iki buçuk tur atacağımız parkurun yönlendirmelerini kaçırmamak, ama ben daha ilk turu atarken 2K tabelasından 500m sonra 9K, ondan 500metre sonra 14K tabelalarını görmek biraz demoralize etmedi değil! Nasıl yani buraları üç kere mi geçeceğiz tribi girdi kanıma bir kere!

Parkuru anlatırken zeminlerden bahsederken çim de koşacaksınız da demişlerdi, hep bir yerden bir yere geçerken arası birazcık yeşilliktir ondan bahsediyorlardır diye düşünüyordum ben. Hiç de öyle değilmiş! Bu organizasyona dair sevmediğim tek şey: çimde koşmak. Yani neden diye sormadan edemiyor insan? Mücadele derken şaka yapmıyorum yani… Uçsuz bucaksız bir golf sahası, gölge edecek bir tane ağaç bile yok. Güneş zaten tepemde bastığın yerde seni çektikçe çekiyor, resmen vazgeçsinler koşmaktan diye koymuşlar.

7 kilometrede ilk turu attığımı unutmamam için takılacak bilekliği (bize bileklik dediler ben bir sevindim böyle afilli yanarlı dönerli bir şey bekliyorum, bildiğiniz saç tokası çıktı) kuzenim Mehmet taktı. Ben onu bisiklet istasyonlarından birinde gönüllü olacak diye biliyordum. Ben orda bir duygulandım tahmin edersiniz. Genç yaşta gönüllü olması, böyle organizasyonlara katılması, koşanlara destek vermesi gururlandırdı beni.

Sonra bir şok daha hemen 300 metre sonra daha gözyaşlarım bile kurumamışken iki tane lacivert tişörtlü kadın, ‘Azime!!’’ diye bağırıyor. Nerden çıktınız şimdi siz. Ben Armağan ve Sevgi Ceyda’nın çoktan gittiğini düşünmüştüm. Gitmemişler. İlk turu atmamı beklemişler. Sadece ‘’ Seviyorum sizi’’ diye bağırabildim.

Beklediğim kadar yüksek eğimli bir parkur yoktu. Bir kaç yerde toprakta, koşarken yokuş çıktık. Eymir’de koşmanın faydasını göreceksin demişlerdi. Öyle de oldu. Söylenmeden mızmızlanmadan bunlardan daha beterini koşarak çıktın Azime diye diye devam ettim. Bu arada herkesin beni takip ettiğini biliyorum. O çipi okuyan yerlerde dıtıt dıtıt ötme sesini ilk geçiş noktasında duyduğumda kalbim ağzımdaydı. Tüm ekip şimdi buradan geçtiğimi biliyor.

İstasyonlarla ilgi bilgi verilirken “ya alt tarafı her istasyonda birer yudum su içeceğim bir de 10 K bitince yarım muz” diyerekten sallamadım. İstasyonlardaki sünger nedir, ne işe yarar hiç ilgi alanıma girmediğinden bilmiyorum tabi ben, ama gördüğüm her istasyondan ikişer üçer sünger aldım… Önümdeki kaslı Ironman abilerim ablalarım baktım ne yapıyorlar aynısından ben de yaptım. Nasıl iyi geldi, müptelası oldum deyimi en çok buraya yakıştı. Gönüllü çocuklardan biri “Kola” diye bağırdı. Kola içmeyi bırakalı yıllar olmuş, nasıl haşin elinden aldım. Bir elimde su, muz bir elimde kola, suyu bile içmeden kolayı kafaya diktim. Kulaklarda “beni mesut ettin sen de olasın” çalıyor o derece…

İkinci tur vücudun sıcağı iyice yemesiyle pek de neşe içinde geçmedi.  Olayın kopuş anı 14 veya 15. kilometrelerde “Neden ilk yarı maratonumu Ironman’de koşuyorum?”u sorgulamam başladı. Şimdi bunu yazınca kızacaklar ama ben yine de yazacağım. Bir ara ciddi ciddi bırakmayı düşündüm. Yani yanıyorum çünkü… Nasıl anlatılır ki bu, dudaklarımdan alevler fışkırıyor, üstümdeki her şeyi çıkarıp atmak istiyorum. Sonra son geçiş alanı dıtıt dıtıt öttü. Ve kızların beni beklediğini hatırladım. İkisi de üzerlerine düşenleri yapmışlardı. Ve finişi geçmek için beni bekliyorlardı. Orada beni beklediklerini bilmek, o gün en büyük motivasyonum oldu.  Saatimi ara ara kontrol ediyordum zaten. Aslında çok da can sıkacak bir şey yoktu, böyle gidersem planladığımız zamanda bitirmiş olacaktım.

FINISH
Tartışmasız en şanslıları yine bendim. Hem erkek takımının hem kendi takımımızın hem de Kubilay’ın yarışa başlama anlarına, çipleri devredişlerine ve kendi etaplarına başlamalarına şahit oldum. Üstüne bal kaymak lezzetinde ben koşuyu tamamlamaya çalışırken herkes Gloria Sports Arena’da beni bekliyordu. Son 200 metre kala Armağan ve Sevgi Ceyda’yı alacak ve el ele hep birlikte bitirecektik. Son 2.5 km’de çektiğim susuzluğu bir daha asla yaşamam istemem.

Solumda güvenlik görevlileri var torbaları su ile dolu, destekleyen alkışlayan insanlar var ellerinde su var ama ben isteyip içemiyorum. Çünkü yarış kuralı gereği istasyon dışından herhangi bir şey temin etmek diskalifiye edilmek anlamına geliyor. Nihayet son su istasyonu gördüm. Birkaç yudum su içebildim. Bitti Azime diye kendimi telkin ederken başım artık öne eğilmeye başlamıştı ki Can’ın “Azime! Haydi koş hiçbir şey kalmadı.” diye bağırmasıyla vücuduma yüklenen enerjiyi hiçbir bilimsel kaynak açıklayamaz. Ayaklarımı kaldırmıyorken uçmaya başladım. Sercan solumda şimdi madalyayı sallıyor “Hadi bitti, bak bundan verecekler sana da” diye trollüyor beni.  Sağda solda insanlar çığlık atıp alkışlıyorlar ve ben artık kızları görmek istiyorum. İşte oradalar!

Biri sağıma biri soluma geçti. Ellerimden tuttular. Ve gözler yine musluk. Bitirmiştik. Haftalardır hayalini kurduğumuz gün gelmiş, biz etaplarımızı tamamlamış ve üçümüz el ele bitirmiştik.

Ben 2:28:25 sürede koşmuş, ekip olarak 6:50:14 sürede yarışı tamamlamıştık.

Hemen bitirdiğimiz yerin sağında Sercan, önümüzde Gökhan ve Kubilay arkada da Can. Haftalardır fiziken yanımda olup destekleyenler ve yanımda olamasalar bile zaman mevhumu olmadan ihtiyacım olan her dakika yanımda olan muhteşem insanlar. Hepsi yanımdaydı…

Günlerdir hiçbir şey hissetmiyordum ya, hah artık bacaklarımı da hissetmiyordum. Buz havuzuna götürdüler beni. Hem gülüyorum hem ağlıyorum. Buz havuzu görevlisi geldi. “İnanmıyorum sana, şu havuzda senin kadar uzun süre dayanabilenini görmedim, erkekler bile bu kadar uzun duramadı.” dedi. Cevabım çok net: YANIYORUM!

Ben koşmaya başladığımda saat 12:37, hava 29 dereceydi. Güneş ağzımın içindeymiş gibi koştum. O buz havuzunu eve istiyorum çok net. Yarış bitiminde azıcık zorlanarak da olsa yürüyebildiysem buz havuzunun etkisidir.

Sonrası FINISHER 2017 tişörtünü ve madalyasını almak ve en sevdiğim kısım fotoğraf çekimi kısmına geçmek.

İtiraf: Tişörtüm ve madalyam ile bir süre gezmek istedim; ama çok utandım. Eve gelince giydim tişörtü taktım madalyayı akşam yemeğini öyle yedim.  Tabi bir de benim vücut iflas etti yarışmadan sonraki gün. Böyle termal bir kamerayla baksalar bana kıpkırmızı alev topuymuşum gibi gözükürdüm. Ağzımdan çıkan kelimelere hiç dikkat edemedim bunca yıl, güneş ağzımda koştum dememim sebebi de yarıştan sonra dudağımda havai fişek çılgınlığıyla patlayan on beş kadar uçukla doğruluğunu ispatlamış oldu. Bununla da ne öğrendik öyle sıkmaya gerek yok kendimizi.

SON SÖZ
Organizasyona ve yarışa dair her şey fazla güzeldi. Ama daha güzel olan şey bu yarışa hazırlandığım süre içerisinde arkadaşlarımla yaptığım antrenmanların yanı sıra hayalime ve heyecanıma ortak olmaları…  Bu süreçte fark ettim ki daha çok alternatif üretebilen, daha az sorunları kafama takan bir insan oldum. O gün koşamadım mı istediğim gibi, üzülmemeyi öğrendim. Bir sonrakinde tekrar denerim dedim. Tüm bu süreci farklı spor dallarında da farkındalık yaratmaya, ilham olmaya, “yapabilirsiniz”i gösteren iki güzel Koşu Kadını ile birlikte deneyimlemek kendimi çok özel ve değerli hissettirdi.

TEŞEKKÜR
Ya bu tezlerde kitaplarda yazılan uzun uzun satırlı bir sürü isimle teşekkürlere çok güler ve hiçbirini de okumazdım. Dilerseniz sizlerde okumayın hiç alınmam ama bu teşekkürler ömrüm boyunca dönüp açıp açıp ben okuyayım diye yazıldı. Her birinin hayatıma bıraktığı izleri unutmamak için yazıldı. Bu şehir de hiçbirini tanımazken şimdi yaptığım tüm kilometrelerde benimle olanları görmem için yazıldı. Sayfalarca teşekkür yazısı bile yazsam az gelir. Her biri için ayrı ayrı koşu hikayeleri yazılır.

Şaka şaka tek tek isim yazmayacağım; ama birkaç ismi yazmadan da bu yazı tamamlanamayacak.

Hayalimin içinden bir kesiti yaşamama sebep olan Armağan ve Sevgi Ceyda’ya; yirmi üç hafta boyunca ‘Aliiiiiiiiiiii’ dediğim her dakika yanımda olan Ali İhsan’a; Salı günleri antrenmanlarda beni yalnız bırakmayan Adım Adım Ankara koşucularına; Perşembe günleri intervallerime yardım eden Ankara Koşuyor ve Koşu Kadını koşucularına; Cumartesi günleri ekip koşularında yanımda olanlara; Pazar günleri uzun koşularıma destek olan motivasyonu tavan yaptıran ekibe; iki senedir duyduğum her heyecana ortak olan, spordan hoşlanmasa da benimle kalkıp yarışmalara bile gelen; bıkmadan usanmadan koşuyla ilgili öğrendiğim her şeyi dinleyen Özgün Ezgi’ye; tüm bu süreçte ev halkını sakinleştirme görevini gönüllü olarak üstelenen kardeşim Tuğçe’ye ve sahnede görünmeyen; yaşadığım heyecana kurduğum hayalimin gerçeklemesine koşulsuz, şartsız, beklentisiz ve en önemlisi tripsiz sekiz yıldır olduğu gibi desteğini, anlayışını bir an bile eksik etmeyen Mehmet Bahadır’a teşekkür ederim.

Şimdi ne yapıyoruz?
Azime

Reklamlar