Uzun zaman sonra herkese merhaba!
Geçtiğimiz ay Koşu Kadını’nın 4. yılını 100 kadın bir araya gelip hep beraber koşarak kutladık. Benim için o kadar büyük bir şey ki! Son zamanlarda hayatımın en iyi dönemini yaşadığımı söyleyemem, fakat bu koşu benim için büyük bir umut kaynağı oldu. Bu sayfayı yazmaya başladığımda bugünlere gelebileceğini hiç düşünmemiştim. Herkese teşekkür ederim! Yaz aylarında bu sayfada daha sık yazı paylaşmaya gayret edeceğim. Şimdiden aklımda pek çok konu var, ama önce bir süre, tüm kadınlara ilham kaynağı olduğunu düşündüğüm yarış ve başarı hikayelerine yer vermek daha kolayıma geldi =). Azime aşağıdaki yazıyı yazdıktan sonra gidip bir de Sapanca Ultra’da koştu ama benim ayıbım, bu yazıyı sayfaya yeni koyabiliyorum. Umarım sizler de en az benim kadar okumaktan keyif alırsınız!
Kocaman sevgilerimle,
Armağan


Anıl’ı tanımayanınız yoktur diye düşünüyorum. Anıl ile arkadaş olmadan önceki zamanlarda gördüğüm Anıl şöyle idi: Eymir Gölü’nde koşarken beş erkek bir kadın, dört erkek bir kadın… Şimdi bu erkekler değişkenlik gösterse de o “bir kadın” hep aynı idi. Anıl… Kendinden gayet emin, her daim hazırlıklı, sabahın körü de olsa gülümseyerek “günaydın” diyen, ayağında kompresyon çorapları ve en önemlisi sırtında trail çantası… İşte ormanın içinde, dar patikalarda yani bildiğiniz keçi yollarında koşma merakım bu sahneleri görerek oluştu. Daha çok erkeklerin sayıca üstün olduğu yerde Anıl benim için bir isyan temsilcisi gibiydi ve trail koşmak bu durumda meydan okumak demekti. Tabi hadi yapalım deyince de olmuyor. Yani en azından benim için… Azime önce koşmayı hallet sonra hepsine sıra gelecek. Tüm bunları düşünürken bu kadar çabuk bir trail planı yapacağımı ben de beklemiyordum.

Aslında her şey şöyle başladı: azıcık memleket havası almaya gideyim, Toroslarda keçilerin içinde koşayım, seralar ve denizin arasındaki yollardan kıvrılayım diye Anamur’a gitmemle başladı. Üstüne kuzenim, “gelsene bir hafta sonu yanımıza” dedi. Yeğenim Bade ile zaman geçirmek, Ayşegül ablamla ergenken olduğu gibi oturup bir şeyler danışmak derken, Mart ayının sonunda Alanya’da bir yarış var; ama ultra trail… Açtık sayfayı 24 Mart 2018 Cumartesi, 21k, 45k, 66k mesafeler… Bu esnada bende “hiç patika koşmadım ki“ iç sesi, ablamdan gelen “biz o tarihte aşırı boşuz, aşırı planımız yok, hemen uçak biletini alalım’’ dış sesi, karşımda “Bucuuu hadi kum çekme oyunu oynayalım” diye beni çekiştiren Bade… “Ne güzel çocuksun be sen Bade…’’ İçinde bulunduğumuz hafta ve yarış haftası ile birlikte hazırlanmak için önümde sekiz hafta vardı. (Sardı korkular…)

Hemen Koşu Kadını eşrafına bir mesaj: “sekiz haftada 21k Ultratrail yarışına hazırlanabilir miyim?’’ Cevaplar şaşırtmadı: Tabi ki yaparsın, düz yol koşusundan farklı ama 8 hafta ooo güzel zaman var, rahat hazırlanırsın. Ne bekliyordun Azime! Kadınlar çılgın…

ANTRENMAN SÜRECİ

Elimizde neler var neler yok bakma vakti…

–            Hiç patika koşmadım.
–            Ama 21K deneyimimiz var.
–            Hiç antrenman planı hazırlamadım.
–            Ama bir önceki koşudan öğrendiklerim var.
–            Trail ekipmanlarım yok.
–            Ama koşu kadınları var. (Kalp kalp kalp)
–            Mızmızlanmak yok, hemen başlayalım.

Ali’nin hazırladığı programdan öğrendiklerimi artık uygulamaya dökmenin vakti gelmişti. İlk iki hafta yeniden haftanın dört günü koşmaya alışmaya çalışacaktım. Bir süredir sedanter yaşam sürdüğümden en zor kısmı ilk iki haftaydı galiba. Sondan bir önceki hafta haftalık koşu hacmimi düşürecektim ve son hafta dinlenecektim. Kaldı mı elimizde dört hafta. Abartmadan güzel bir antrenman programı hazırladım kendime. Hazırlık mevsimi bol yağışlı geçtiğinden patika koşusunu az yapabildim. Baktım yağmurlar bitmeyecek, Azime ayakta kalma süreni uzat dedim kendime… Ve nihayet yağmurun görece daha az yağdığı bir hafta, ısrarlarıma dayanamayan Can, İlyas ve Sercan 16’lık rotayı yapmaya ikna oldular.

Her zamanki gibi başladık. Gölden hafif tempo koştuk. Sonra sağa dönüyoruz dediler ve Azime Trailde Vol 1… Yokuş çıkmaya başladık, sağ tarafında TRT dediklerinde fark edebildim ne kadar çıktığımızı. İlk yokuş bittiğinde Eymir Orman koşusunu yaptığımız yere gelmiştik. “Şaka mı bu?” Biraz nefeslendik, azıcık su içtik ve hazırız, ikinci durağa kadar 8K koşu var önümüzde… Kulaklık mı, o da ne? O kadar güzel ki doğanın sesi… Tabi tüm bunlar olurken Sercan ve İlyas önde defalarca kere git gel yaparak arkadan beni alıyorlar. Sercan da yanımda rota tanıtımı yapıyor, şu kadar kaldı, 3 büyük + 2 minik yokuş çıkacağız, sonrası düzlük, Sercan “Güldüren Yokuşu”na götüreceğiz seni diye anlatıyor. “Yokuş çıkmak zordur ya” dediğinizi duyar gibiyim, ama biliyor musunuz inmek daha zormuş! İnsan adım atarken nereye ayağını basacağını şaşırıyor.

İlk çantalı antrenmanımı bu rota ile yapmıştım. Trail koştuğumu hissetmem çantayı alıp takarken iki klik sesini duymamla oldu. Hani çanta koşarken hareket etmesin, sabit dursun diye birbirine tutturulan küçük abartların çıkardığı ses. Heyecanla Anıl’a anlatmıştım. Çantayı takınca bana bir güç geldi diye… Anıl : ‘’ sen bir de eline batonları al, insan kendini amazon kadını gibi hissediyor.’’ demişti. O günleri de görürüz inşallah.

Her an gülümsetebilecek farklı bir şey çıkıyor karşınıza… Çamurların içinde açan turuncu bir çiçek… (Adını sonradan Emre’den öğrendim, Çiğdem.) İsyan rengi işte… Ya da akan suya inat dimdik duran morumsu çiçekler… Biz mücadele ediyoruz, sen de durma dene diyorlar adeta. İn, çık, dur, iç, ye, koş, dur, bak, dinlen, koş, in, çık, ye, atla, koş… Keyif alacağımı biliyordum; ama aşırı hoşuma gideceğini tahmin etmemiştim. Koşmaya başladığım ilk zamanlar, koşu sırasında durmaktan, ara vermekten korkardım. Durursam tekrar koşamayacağıma inanırdım. Bu deneyim bana; durmanın, bakmanın, nefes almanın, “vay be! baya mesafe yaptık” demenin oluşturduğu tebessüm ile yeniden koşmaya başladığında daha güçlü olduğumu göstermeye yardımcı oldu. Artık durup koşmaktan korkmuyorum. Şimdi siz düşünün!

Bu rota bittiğinde çoğunlukla yürümüş de olsam kendimle gurur duydum. Denemiştim ve bitirmiştim. Başıma Alanya Ultra Trail’de ne geleceğini aşağı yukarı kestirmiştim ya da öyle sanmıştım.

SON ANTRENMAN

Son antrenmanlarımın başrol oyuncusu Ümit Emre… Ormanda kaybolmadan nasıl yapacağım bu 15K’yı diye düşünürken, yine o koştu geldi. Onunla koşmanın en güzel yanı sizi koşarken uzaktan izlemesi… Sonra da şunları değiştirmeyi dene bakalım nasıl gelecek sana demesi… Buna dikkat et, şunu unutma! Emre’yi takip etmek çok eğlenceli, asla hangi yoldan gideceğini tahmin edemiyorsun, ruhu nereye eserse biz oraya savruluyoruz. Öndekini takip etmek insana kendini güvende hissettiriyor. Nereye gittiğinizi, yolun sonunun nereye çıkacağını bilmeseniz bile tüm sorumluluk ondaymış gibi kendinizi teslim ediyorsunuz onun seçimlerine… Eğer öndeyseniz sorumluklarınız artmış gibi hissediyorsunuz, çünkü sizin seçimleriniz üzerinden rota oluşturulmaya devam edecek… Navigasyon seslendirmesi gibi… Seçimlerle birlikte ses yükseliyor… ‘’ Rota yeniden oluşturuluyor… ‘’

 

Alanya Ultra Trail Keykubat Dağı Koşusu – 24 Mart 2018

Cuma günü öğleden sonra kit teslimi için Kızılkule’ye gittim. Çok yarış tecrübem yok; ama şimdiye kadar gördüğüm en güzel kit dağıtım alanıydı. Denizin kenarında, açık alanda, güle oynaya keyifle çalışan bir ekiple karşılaştım. Hava güzel olursa koşu bitimi kendimi denize atarım düşüncesi tam da bu dakikalarda suya düştü. Hava kapalı ve rüzgarlıydı. Teknik toplantı için akşam tekneye gittim. Burası biraz hayal kırıklığından öte üzdü beni. Minicik bir ekran üzerinden anlatmaya başladı Dağların Arslanı Ahmet. Kalabalık bir katılımcı kitlesi, yakın oturanlar dışındakilerin sesi duyamaması ve ekranı görememesi, en üzücüsü de tüm bu teknik eksikliklerden dolayı insanların dinlememesi sonucu oluşan uğultu ve ben neden geldim teknik toplantıya sorusu…

Aynı olumsuz düşüncelerin içinde bir yandan da Ahmet anlatırken ona bakıyorum. Acaba kaç kere koştu bu parkuru hazırlayabilmek için? Gözlerinden ışıklar çıkıyordu çünkü etapları anlatırken, okuduğum kadarıyla bu alanda tecrübeli ve donanımlı biri ama sesi heyecandan o kadar güzel titriyordu ki… Her şeyin çok güzel olacağı buradan belliydi. Siz ne beklersiniz yarışmalardan bilmem ama gördüğüm samimiyet, bu işe duyduğu tutku, aldığı keyif, heyecanı, içtenliği ve doğallığı beklentilerimi karşılamanın ilk adımı oldu.

Start Alanya Deniz Fenerinin önünden verildi. Kızıl Kule’ye doğru koşmaya başladık. “Burcuu’’ diye bir ses ve kafamı sağa çevirince, bana el sallayıp öpücükler gönderen Bade… Daha önceden rotaya bakmıştık çokça kez, birazcık eğim ve zirveye göre daha minik bir tırmanış sonra şehrin içinden sahile inmece… Şehrin içinden koşarken iki evin oluşturduğu daracık sokakta merdivenlerden inerken portakal çiçeklerinin kokusunu al(a)mayan ve ağacın hemen yanı başındaki tatlış dedenin elini öpmeden geçen bizden değildir. Tüm bunlar ilk 5-6 kilometreye tekabül ediyor ve işte başlıyoruz.

Muz bahçesinden geçilecek diye okuyunca ben tabi “Muz Bahçesi’’ bekliyorum. (Geçtiğimiz yer koşuya bir anlığına değişik bir atmosfer katan kuvvetle muhtemel artık muz yetiştirilmeyen bir yerdi.) Zaten düşünüyorum da gerçekten de muz yetiştirilen bir yerden geçsek içim cız ederdi, emek emek yetiştirilen ürünlerin içinden koşarak geçmek kalbimin kaldırılamayacağı kadar hassas bir konu. Sahi acaba koşanlar muz nasıl yetiştiriliyor acaba diye hiç düşündüler mi oradan geçerken, mesela bilen var mıdır geceleri muzlar donmasın diye nöbetler tutulduğunu veya seraların içinde sobaların yakıldığını? O nöbetleri keyifli hale getirebilmek için masanın üstüne nevaleleri koyup, sobanın üzerinde demlenen çayı içerken saz çalınıp türküler söylendiğini…

Ve işte muz bahçesinden geçtikten sonra Keykubat Dağına tırmanışa başlayacağınızı hemen anlayıveriyorsunuz. Muhtemelen 6,5km’deyken başım dönmeye başladı. Kendimi nereye bırakabilirim diye soluma bakıyorum muhteşem bir manzara uçurum, soluma bakıyorum ağaçlar, arkama bakıyorum Sercan “Burcu sakın düşme! Yoksa hepimiz düşeriz.’’ Harika değil mi? Biraz daha zorladım ve nihayet solumda kendimi bıraktığımda ölmeyeceğim(z) bir yer buldum ve mutlu son, kendimi attım. Bülent Ersoy’un bayılma sahnesi vardı hatırladınız mı? Aynen öyle hissettim kendimi, insan bayılacağı yeri seçebilmeli azizim.

 

İlk buhranımı bu dakikalarda yaşadım, daha çok başındaydık ve ben kendimi kötü hissediyordum. Biraz daha devam ettim ve bu seferde kusmak istedim. Baktım bu iş olacak gibi değil, Sercan’a “sen git” dedim. Adam gitmedi. İyi ki de gitmemiş yoksa kendime gelecek gücü çok zor bulacaktım. Acelemiz yok, hızımızı düşürelim sakince devam edelim dedi. O dakikadan sonra daha sık, daha kısa süreli minik duraklar koyduk. Her durduğumuzda şuranın arkası kontrol noktası, hadi geldik az kaldı yalanlarına insan inanmak istiyor. 9K boyunca tek kelime konuşacak halimin olmadığını da aklınızda tutunuz.

Zor ama bir o kadar da muhteşem manzaraya ve güzelliklere sahip olan tırmanışı tamamladık ve işte bu sefer gerçekten tatlı yokuşun sonunda kontrol noktasına ulaşıp çiplerimizi okuttuk. Sıra sıra, çeşit çeşit dizilmiş kurabiyeler, sulu portakal dilimleri ve kola… Bu yeme düzeninde üç tur atmama sebep yine Sercan tabi ki… “Ye Azime!’’ Bir noktadan sonra sorgulamayı ve irdelemeyi bırakıp sadece Sercan’ın talimatlarına uymaya karar verdim. Düşünüp kendimi yoracak zaman yoktu. Zorlu tırmanış sona ermişti artık iniş vaktiydi. Enerjim yerine geldi. Çok kararsız kaldığım bir konuda rüzgarlıkla koşup koşmamaktı. Rüzgarlığı çıkarmama kararı vermiştik. Doğru bir kararmış. O kadar çok terleyip soğudum ki üstümü değiştirip tekrar rüzgarlığıma sarıldım. İnişe geçiyoruz diye sevinmiştim ya hani koştuğumuz rota bildiğiniz keçi yoluydu. Bileklerimiz sürekli sağa sola burkuluyordu. Kaç kere düşüyorduk sayamadım. En çok merak ettiğim konu, koşudan önce arkadaşlarıma da sorduğum şey “yönlendirme işaretlerini takip etmek kolay oluyor mu?” idi. Cevap: Parkur o kadar güzel içine alıyor ki sizi, yönlendirmeler en gerekli yerlerde kafanızda şüphe bırakmayacak kadar özenle hazırlanmış ki, siz sadece kendinizi bırakıyorsunuz.

Çok dik inişlerde de acele etmedik ve işte şimdi istediğimiz eğlence başlamıştı. Artık gülerek koşabileceğim yerlere gelmiştik. Tabi bu arada çatur çutur bizi geçenler vardı, nasıl huzura erdiysem bir bir bizden öndekileri yakalayıp geçtik, bu da bir tık motive etmiyor değil insanı… Heyecanla ablamı aradım az kaldı tahmin ettiğimizden daha erken geleceğim diye derken hop kendimizi sahilde bulduk. Ya ne kadar güzel kumsalda koşacağız, ayakkabıları çıkarırım diye hayal ediyordum. O günkü dalgalar pek haşmetliydi, rüzgar çok haşindi ve kumda koşmak fotoğraflar için güzel ama kaldıramadığım vücudum için hiç iyi değildi. Kumsal bitti. Koşacak hiçbir yer, yol yok. Falezin dibinde 6 -7 kişi var ekipten, bir de ip var. Dalga geçiyorlar herhalde diye bakıyorum onlara. Çıkarım çıkamam, o ip sağlam mı? Sağa sola bakıyorum başka nerden kolay çıkılır diye, o esnada ekipten biri gözümün kestirdiği yeri fark etti, sakın deneme bile deyince, tek seçenek kalmıştı. Ve bir ses: “ Yine de ipe çok güvenme! Ellerinle destek al.’’ TİŞİKKİRLİR SİPİRMİN. Nasıl rahatladım, oh bir serinleme.

Bitmişti aslında. Kalan mesafe 3-4 kilometre… Eniştemin bahsettiği ve beni kendince motive ettiği “Biz oraya teleferik ile çıkıyoruz’’ dediği teleferik tam üstümdeydi. Andım kendilerini gülerek. Ve kaledeyiz. Aşağıda deniz feneri ve Kızıl Kule gözüküyor. Güneş tam açması gereken vakitte kendini göstermeye karar verdi. İşte bitiş çizgisi… Dört saat otuz beş dakika sonra, tek söyleyebildiğim şey: “Geldim.’’ Karşımda Bade, ablam ve eniştem. Madalyamı Bade takıyor ve çılgınca yağmur her şey benim için bitti dediğimde başlıyor.

SON

Siz koşan tüm kadınlar. Yaptıklarınızı gördükçe yapabileceğime inanıyorum. Anıl’ı görmesem patika koşmayı, sadece erkeklerin üstesinden gelebileceği bir şey olarak kodlayacaktım belki de… Kendinize, bedeninize zaman verin. Çok değil iki sene önce iki kilometre bile koşamazken şimdi Sapanca Ultra Trail’de otuz beş kilometre koşabilmek için hazırlanıyorum.

Geçenlerde bir arkadaşla konuşurken, birden bir soru soruverdi. Hazırlandığın bir yarış var ve sen yarış sabahı bir nedenle katılamadın yarışa, üzülmez misin dedi? Üzülürüm tabi ama kendimi kaybedercesine kahrolmam. Yarış sadece bir an, bir tişört, bir madalya… Ben yarışlara hazırlandığım tüm o günleri, haftaları, ayları yarış zamanlarından daha çok seviyorum. Katılamayacağım kadar çok yarış var, elbet bir gün bir yerlerdekine gideriz.

Ee şimdi ne yapıyoruz?

Azime Burcu

Reklamlar