Ve işte size yeni bir yazı! Çok yakında aklımdaki yazıları buraya yazmaya başlayacağım fakat öncesinde sizi yeni bir Koşu Kadını ile tanıştırmak istiyorum: EBRU

Ebru ile tanışıklığımız benim yüksek lisans yaptığım, onun ise henüz üniversite birinci sınıfta olduğu zamanlara denk gelir. O zamanlar koşmazdı, ben de koşmazdım =) Fakat zamanla, belki de ve umarım birazcık benim de etkim olmuştur, onun da içinde bir koşu aşkı alevlendi. Şimdi sizleri, onun ilk yarış deneyimiyle başbaşa bırakıyorum.

Sevgiyle!
Armağan


Ben

2017 yılına kadar ara sıra koşan, koşunun hayatında çok da önemli bir yeri olmayan biriydim ben. Ara sıra koştuğum için de pek bir gelişme kaydedemiyordum tabi. Spor her zaman hayatımın bir parçasıydı ama koşu tek başına çok da büyük bir yer kaplamıyordu. 2017’nin ilk aylarıydı sanırım, çalıştığım şirketin bir koşu takımı olduğunu öğrendim, ve bu takım yeni üyelerini arıyordu. Neden olmasın diye düşündüm ve hemen kaydımı yaptırdım. Takımın büyük çoğunluğu İstanbul’da olduğu için beraber antrenman şansımız yoktu ama uzaktan da olsa bir takımın parçası olmak ve takım ruhunu hissetmek beni motive etmişti. Bu sayede de düzenli antrenman yapmaya ve kendimi geliştirdikçe de koşuya daha fazla ısınmaya başladım. 

Takım olarak genelde yol koşularına katılıyorduk, ama benim gönlüm doğada, dağda, yeşilde koşmaktaydı. Bu sayede de sevdiğim koşu sporu ile doğayı birleştiren “trail” koşularıyla tanıştım. Trail kelimesinin patika gibi bir anlamı var, yani trail koşularına da patika/ arazi koşuları diyebiliriz. Yarış takvimine baktığımda Efes Ultra 2018 parkuru çok hoşuma gitti ve en kötü ihtimal yürürüm ne olacak diyerek, daha önce en fazla 15k koşmuş olan ben, bir cesaret 25k kaydımı yaptırdım.

Yarış Öncesi

Bu yarış şimdiye kadarki en uzun koşum olacağı için yarıştan önceki birkaç ay çok heyecanlıydım. Antalya Runatolia’daki ilk 21k yarı maraton denememden sonra 25k da bir ilk olacaktı. Üzerine bir de 900mt yükseklik kazanımı eklenince, Efes iyiden iyiye beni korkutmaya başlamıştı. Bu sefer koşu sırasında yanımda olup bana güven verecek, destek olacak birisi de olmayacaktı, bir numaralı destekçim sevgili eşim Ekin bu yarışta koşmak istememişti. Bu durum beni hem heyecanlandırıyor hem de biraz korkutuyordu. 

Antalya’da koşacağım yarı maraton, Efes için bir dönüm noktası olacaktı. Yarışın gidişatı ve sonucu Efes için bana fikir verecekti aslında. Antalya için güzel bir hazırlık süreci geçirip antrenmanlarımı neredeyse eksiksiz yapmıştım. Sonucunda da yarış benim için çok güzel geçti. Çok düşük olmayan ama planladığım sürelerde, çok yüksek bir enerji ile yarışı bitirdim. Bu sonuç Efes için de güzel bir moral olmuştu benim için. 

Antalya sonrası iki haftamı yine antrenman yaparak ve kendimi 25k’ya hazırlayarak geçirdim. Yarış cumartesi sabahı olacaktı, o yüzden cumadan yola çıkmamız gerekiyordu. Ekin ile cuma günü işten biraz erken çıktık ve İzmir’e doğru yola koyulduk. Keyifli bir yolculuk sonrası saat 22:00 civarı İzmir’e vardık ve direkt Ulaş Abla’ların evine gittik. Benim her zamanki gibi yarış öncesi stresim vardı, bu konuyu bir türlü aşamıyorum. Çok sevdiğim bir şeyi yapacağım diye mutlu olacağım yerde, her yarış öncesi bir şeylerin ters gitme ihtimalini düşünüp stresli ve gergin bir halde etrafta dolaşıyorum. Burada da Ekin </sdevreye girdi her zamanki gibi ve beni sözleriyle biraz olsun rahatlattı. Kıyafetlerimi, çantamı, ayakkabımı hazırladıktan sonra biraz daha rahatladım, yarış için her şey tamamdı! Normalde de zaten erken yatan biri olarak, hemen pijamalarımı giyip uyku moduna geçtim. 

Yarış Günü

Yarış sabahı tüm gerginliğimi atmış bir şekilde sabah 08:00’de uyandım, giyindim, çantamı kontrol ettim ve Ulaş Abla’nın hazırladığı güzel sofrada kahvaltı ettik. 08:40 gibi evden çıkıp Selçuk’a doğru yola koyulduk. Arabada, su çantama su doldurmadığımı farkettim. Çantanı yüz kez kontrol edip bunu nasıl atladın demeyin, oluyor böyle şeyler, sonuçta bu benim çantalı ilk koşum olacaktı. Yoldan aldığımız 1,5lt’lik su ile çantamı doldurdum. Yaklaşık 50dk sonra yarış başlangıç alanına ulaştık. Hemen yarış kitimi almak için sıraya girdim. 

Start alanı çok güzeldi, oradaki heyecan, enerji tarif edilmez bir mutluluk verdi her zamanki gibi bana. Bir kez daha iyi ki gelmişim dedim. Bu tip trail koşu organizasyonlarını çok seviyorum, daha mütevazi daha yerel ve samimi bir havası oluyor. Bir ara yanıma organizasyon sunucusu gelip bir kaç soru sordu, yarışa hazır mısın dediğinde öyle bir ‘hazırım’ diye bağırmışım ki kendi sesime şaşırdım. 

Saat 10:30’a doğru ısınmaya başladım. Destekçilerim Ekin ve Ulaş Abla’yla vedalaştıktan sonra start noktasına geldim ve 10:30’da yarış başladı. Maalesef hava tahmin ettiğimden çok daha fazla sıcaktı, sanırım o gün 20-25 C arasındaydı ve işin kötüsü başlangıçta herhangi bir ağaç, gölgelik olmadan güneşin altında koşuyorduk. Şapka veya buff almadığım için kendime çok çok kızdım. Şapkam olsaydı belki ilk kısmı biraz daha rahat ve hızlı bitirebilirdim. 

Efes antik kentinin kapısından başlayıp antik kentin çevresinden dönerek denize doğru koşuyorduk. Parkur asfaltta başlamıştı ancak kısa bir süre sonra patikaya girdik. Yerlerdeki taşlar, otlar ve çukurlar takılmaya çok müsait olduğundan çoğunlukla dikkatimi bastığım yere vererek ilerledim. Bazı kısımlar tek kişi geçmeyi gerektiriyordu bu nedenle kimi zaman hızımı düşürmek zorunda kaldım. Güneş tüm yakıcılığıyla tepemde, sessizlik içinde ilerliyordum. Genel olarak düz devam eden parkurda bir ara hafif bir tırmanış ile geniş bir alana çıktık. Buradaki manzara enfesti: Sol tarafta küçük tepeler ve alabildiğine yeşil, sağ taraftaysa tüm ihtişamıyla Efes antik kenti görünüyordu. Manzaranın sarhoşluğuyla bir iki kez yerdeki taşlara takıldım ama neyseki düşmeden toparlayabildim. Burada keşke fotoğraf çekseydim diye sonradan çok hayıflandım ama yine gitsem, yine durup fotoğraf çekinmeyeceğimi biliyorum. Yarış psikolojisi içinde, fotoğraf için durmayı bir türlü beceremiyorum, sevmiyorum durmayı sanırım. 

Antik kentin etrafında dolaşarak, hafif bir iniş ile belli belirsiz bir patikadan devam ettik. Bir iki kez anayoldan karşıya geçiş vardı, buralarda polis, araç trafiğini durdurup koşuculara öncelik verdirdiği için hiç durmak zorunda kalmadık. 

Yaklaşık 10k sonunda artık deniz görünmeye başladı ve kumsalda koşmaya başladık. Dalgaların hemen bitiminde ıslak kum üzerinde, denizden esen hafif rüzgar eşliğinde adımlarken bu güzel manzarayı fotoğraflamak istedim. Prensip gereği durmadan çekinmeye çalışınca tabiki pek başarılı sonuçlar elde edemedim. 

Kum tahmin ettiğimden çok daha sertti, trail ayakkabım olmadığı için buralarda zorluk çekebileceğimi düşünmüştüm, neyse ki tahmin ettiğim gibi olmadı. Bir yandan dalga sesleri bir yandan esinti ile yaklaşık 3k’lık sahil kısmı benim için çok keyifli geçti. 

12k yarışının bittiği yerde, yani yaklaşık sahilin orta kısmında 12k yarışını bitirenler kumlara yatmış, bir kısmı da denize girmişti. Benim gibi devam eden herkesin özellikle denize girme kısmına içlerinin gittiğine eminim. Ben de burada yaklaşık 1dk durdum, biraz portakal ve bir tane kuru pasta yedim. Hava o kadar sıcak ve ben o kadar çok terlemiştim ki, kafamdan aşağı bir şişe su boşalttım ki o an için harika hissettirdi. Elime de daha sonra saçlarımı ıslatmak için bir şişe su alıp koşuma devam ettim. Yaklaşık 1k daha sahilden devam ettikten sonra parkur Meryem Ana Kilisesine doğru içeri döndü. Bir iki km toprak patikadan düz devam ettik ve sonra başladı: Bitmeyen yokuşlar.. Aslında yarış öncesi 25k 900mt yükseklik kazanımı olduğunu okuyunca eğim çok gelmemişti ancak 900mt’nin hepsini son 10k’da çıkacağımızı bilmiyordum. Son kısım gerçekten zorlayıcıydı, çoğunlukla yürü-koş yaptım. Eğim biraz düzeldiğinde koşabildiğim kadar koşuyor sonra tekrar yürüyüşe geçiyordum. Bu kısımda gördüğüm kadarıyla koşan yoktu. Bu yürü-koşlarla bile birçok kişiyi geçtim. Yokuşlar ne kadar yorucu olursa olsun ben çok mutlu hissediyor, kuş ve böcek sesleri eşliğinde anın tadını çıkarıyordum. Doğada olmak benim için bir tür meditasyon gibi, özgürlüğün sınırlarında olduğumu hissettiriyor. İşte bu his yol koşularındansa patika koşularını tercih etmemin başlıca sebebi. Yolda müzik dinlemeden koşamayan ben, doğada müziksiz koşmanın tadına varmıştım. 

Sonlara doğru yokuşlar artık iyiden iyiye dikleşmeye, güneş yakmaya ve ben de yorulmaya başlamıştım. Artık yarışın bitmesine çok az kaldığını bilsem de her yokuşun sonunda daha dik yeni bir yokuş olduğunu görmek çok moral bozucu bir hal almaya başlamıştı. Yine böyle bir anda, bir sonraki dik yokuşu görünce, artık durdum ve bir süre kendimi toparlamaya çalıştım, tam yokuşa başlıyordum ki karşıdan gelen Ekin’i gördüm. Finishten beni karşılamaya gelmişti. İşte o an yeni bir mutluluk ve enerjiyle tırmanmaya başladım. Ekin’in de yardımıyla yokuşu tırmanıp son düzlüğe çıktım. Papatya dolu bir çayırda, hafif esen rüzgar ve uçuşan kelebekler eşliğinde bir süre koştuktan sonra nihayet finish göründü.

 

Ekin’le el ele içimde tarifsiz bir mutlulukla yarışı bitirdim. 25k 900 mt yükseklik kazanımı ile 3sa 10dk da yarışı bitirmiştim, yaş kategorimde de 13. olmuştum. İlk defa bu kadar uzun mesafe koşmama rağmen sağlıklı ve enerjik bir şekilde bitirmek bana inanılmaz bir mutluluk verdi. 

Organizasyon genel olarak başarılıydı. İşaretlemeler yeterliydi, gerçi son 1-2k civarında sanırım, sağa doğru bir yokuş çıkılıyor orada kaybolanlar oldu. Belki oradaki işaretlemeler güçlendirilebilir. Finishteki yiyecekler yeterliydi, kuruyemiş, kola meyve, kuru pasta gibi besinler bana yetti. Tişört dizaynı çok hoş, sanırım şimdiye kadarki en sevdiğim koşu tişörtüm oldu. Emeği geçen herkese çok teşekkürler. 

Ben yarıştan sonra ne mi yaptım, tabi ki bir sonraki yarışımı planlamaya başladım. Eylül’de Frig Ultra Maratonu’nda görüşmek üzere! 

Ebru 

Reklamlar